
Erken kaybettim dedemi. Her ölüm erken ölümdür ama bu başka, dilini öğretiyordu bana, Kürtçeyi. Babaannemle konuşurken tercih ettikleri dili. Televizyonda 2. Kanal daha açılmamıştı, ama onlar Kürtçe konuşmaya başlayınca ‘ikinci kanala geçtiler’ derdik. Daha birkaç kelime öğretmişti ki kaybettik onu. Sonra başka başka diller öğrendim ama Kürtçenin yeri boş kaldı.
Karmaşık günlerdi. Memlekete gittiğimizde çarşıda ‘Sen kimlerdensin?’ diye soranlara ‘Kürdün Süleyman’ın torunuyum’ diyorduk. Yaşadığımız şehre döndüğümüzde ‘Aman kimseye bir şey demeyin’ diyordu büyüklerimiz. Ama memleketimiz Hacıbektaş’tı. Daha bir şey demeye gerek kalmıyordu.
O yıllarda Kayseri erken bir AKP dönemi yaşıyordu. Bu büyük işçi kenti sosyal demokratlıktan istifa ediyordu.
Memlekette, çarşıdan geçerken yüzümüzü süzen bir büyük sorduğunda verilecek bir cevaba sıkışmıştı Kürt tarafımız. Cunta yıllarıydı. Büyük kuzenlerimizden içerde olanlar vardı. Çocukluğumuzun o masalsı anıları içinde sarı kırmızı pankartlar eşliğinde düzenledikleri Hacıbektaş’ı Anma Etkinlikleri de vardı. Cunta gelince o renkler gitti. Uçaklar bildiri atıyordu, biz topluyorduk. Büyüklerimiz, ‘Bırakın’ diyordu ‘toplamayın, kalsın.’ Gri, ağır törenlerde Hacıbektaş’ın bir Türk büyüğü olduğu, Anadolu’da Türklüğün öncüsü olduğu anlatılmaya başlandı.
Ama anma törenine gelenler bambaşkaydı. Adıyaman’ın, Dersim’in Kürt Alevileri, güneyin Arap Alevileri, İç Anadolu’nun Türkmen Alevileri ve Abdallar. Yurtdışından değişik kıyafetleriyle gelen dergâhın kapılarına yüzünü süren her yöreden binlerce insanın varlığı farklı bir şeyler anlatıyordu.
Güvercin donunda gelmiş diyorlardı Pirimiz için, o kadar mazlum bir o kadar tedirgin, ama incinse de asla incitmeyecek bir büyüktü, diyorlardı. Peki, türbede sergilenen silahlar neydi? Bir yanında aslan bir yanında ceylan vardı. Aslan ceylana bir şey yapmıyordu Pir’in kollarında. Dedem öldü bize bir ceylan postu miras kaldı. Peki, aslan kimdi?
Ne Güvercini, Yaralı Bir Şahan
Bir insan güvercin kılığına nasıl girer diye soruyordum. Dedem, ‘kâmil ol, düşün’ diyordu.
Sonra büyüdüm, öğrendim, Pirimiz yürüyerek Malya ovasından gelmiş. Memlekete kuş uçuşu haydi güvercin uçuşu olsun en fazla 50 km mesafede bir göl vardı; Seyfe gölü.
Gölün yanı kocaman bir ovaydı. Babai ordusu 1240 yılında Selçuklu ordusu ile üçüncü ve son savaşını burada yapmıştı. Sultan ilk iki savaşını kaybedince Frenklerden paralı bir ordu getirtmiş, kendisi de Isparta’da gölün içindeki adada bulunan kaleye sığınmıştı.
Babailerin örgütlenmesi güney illerinden Adıyaman’a, oradan Tokat’a, Amasya’ya, oradan batıya her yere uzanıyordu. Yenildiler. 30 bin Babai kırıldı.
Bugün Malya ovasında devasa bir tarım işletmesi var, ova çok verimli bir ova. Bunca dökülen kanın bereketi mi?
Hacıbektaş’ın kardeşi Menteş de öldü bu savaşta. Hacı Bektaş Suluca Karahöyük’e geldi. Yenilgi sonrasında hareketi toparlamak içindi bu. O geldiğinde Suluca Karahöyük’te Aziz Haralambos isminde Rum bir azizin mezarı vardı, bugün nerde belirsiz. İlçenin ortasında kocaman bir höyük var. Kazmıyorlar. Tıpkı Seyfe gölünün yanındaki höyük gibi. O höyük şimdilerde gölde su olduğu zaman gelebilen flamingo kuşlarını çekmek için bir tripod gibi kullanılıyor. Koca ovada bir tepe. Yürürken ayağınıza çanak çömlek parçaları takılıyor, onu da kazmıyorlar. İlgilenmiyorlar yoksulların tarihiyle. Yoksulların elinden kitaplar alınmış, dilindeyse efsaneler ve söz var.
Kim var imiş biz burada yoğ iken
Elbette Karac’oğlan’ın ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken’ sözüne kulak verecek değiller ya. ‘Türklerden önce kimse yoktu’ safsatası, ‘Müslüman değilse ne önemi var’ halini aldı.
1071’de açılan şu kapıdan girenler kaç kişiydi acep? Anadolu nüfusunun %15’i bile değil!
Nereye gitmişti %85? Babailerin çok dilli, çok milletli, çok inançlı hareketi kala kala Aleviliğe sığar mıydı? Alevilik, egemen İslam’a neden sığmıyor? Bir tarafını soksalar bir taraf açıkta kalıyor işte. Ne tam içinde ne tam dışında.
Sonra Baha Sait’i öğrendim. Milli burjuvazi yaratmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ekalliyet/azınlıklar masasına bakan kişi.
Çalışkan, üretken bir kişi, bugün devlet cephesinde kullanılan ne kadar kavram varsa çoğu onun tornasından çıkmış. Müslim, gayrimüslim her millete bir etiket vurmuş.
Bin yıllık İslam kardeşliğini mi ararsınız, İttihad-ı Anasır’ı mı (Türk, Kürt tüm Müslüman milletin birliği), Aleviler ülkenin sigortası mı? Hepsi onun yumurtaları. Kaynak sormayın, uydurmuş uydurmuş yazmış işte.
Sonra Hacıbektaş’ta ne zaman büyük bir inşaat için bir yerleri kazsalar, bir şeyler çıkıyordu. İnşaatlarda çalışan büyüklerimiz ortaya çıkan içi yağ dolu kuyulardan bahsediyordu. Kuyucu Murat Paşalar hiç mi geçmemişti buradan?
Her geçişimizde yaşlılarımızın ‘acaba bu kimlerdendir’ diye bizi süzdüğü çarşının eskiden mezarlık olduğunu öğrendim bir gün.
Yaşayanları hep merak eden ama ölülerinin çoğunu çarşının altında bırakan, tarih boyunca defalarca dolup boşalan sürgünlere katliamlara uğramış bir memleketin çocuğuyum. Düzenli olarak formatlanan bir bilgisayar gibiydi geçmişimiz. Kalıcı olabilen neydi?
Dedemden Kürtçeyi öğrenemedim. Babaanneme olan sevgisi onu erken aldı aramızdan. Her gün mezarına başucuna gidiyordu. Çilehane’nin tepesi soğuktur, sürekli eser. Karşıdaki tepelerde rüzgar türbinlerini çevirecek kadar güçlü, halkın deyimiyle Geyikli Baba’nın nefesi. Uyuyup kalıyor bir gün dedem mezarın başında. Peşinden hastalık, peşinden ölüm.
Dedemden Kürtçeyi öğrenemedim. Ama sormak ve düşünmek için ilk dersimi aldım.
Kalıcı olan aşktı, kalıcı olan bizden sonrakilere bıraktığımızdı.
Halkın bilgisiydi.
Halktan öğrendiğini yine halka vermekti.
Ben bunun için yazacağım,
Yazı, daha sonra Kasım 2014’te Oniki Gazetesi’nde yayımlandı.