“İstanbul’un yeniden yapılandırılması bir zafer alayının hikayesidir, İstanbul’u bir kez daha fethedeceğiz. Sadece İstanbul’u değil Ankara ve tüm şehirleri de.’’
– Adnan Menderes, 1950
1923’te siyasi bağımsızlığını kazanmakla birlikte kendi bağımsız ekonomisini kuramayan cumhuriyet Türkiye’si, 1950’lerle birlikte emperyalizm eliyle kapitalistleşmeye başlar. 1950’de iktidara gelen Menderes hükümeti emperyalizmin Türkiye’yi fethinde iyi bir yerli ortaktır. Emperyalizmle girilen ilişkiler ve Marshall Planı gereğince köylülerin hele ki topraksız veya az topraklı köylülerin aç bırakıldığı bu dönemde şehirler halka umut olarak pazarlanır. Köylerden kentlere yoğun bir göç başlar.
Döneme baktığımızda Türkiye’de kapitalistleşme, şehirleşme, kentlerin dönüşümü ve bugünkü işçi sınıfının doğuşunun birkaç on yıla sığdığını görürüz. Aynı şekilde Türkiye’nin yeni egemenleri de bir dönüşüm yaşarlar. Emperyalizm ülkeye hâkim olur ve kendine bağlı kesimler eliyle ülkeyi baştan aşağı değiştirir. Dünün eşrafı, bürokratı, toprak sahibi ülke kaynaklarına sahip olmaya, devleti yönetmeye başlar. Ancak gelişmiş bir sanayi yoktur. Altyapı ve pazar yetersizdir, ne kadar tabansız olduğunu en iyi kendisi bilmektedir. İktidarları emperyalizmin kredilerine ve siyasi yönlendirmelerine bağlıdır. Kendi dinamikleriyle gelişmemiş çarpık kapitalist bir yapının ürünüdür.
Ülkeyi yeniden kuran Memed’ler
Sosyalist yazar Orhan Kemal, Gurbet Kuşları romanında bu tabloyu işler, İstanbul’a göçen köylülerin şehre yerleşmesini ve işçileşmesini anlatır. Romanın başkahramanı Memed‘dir. Daha öncesinde kısmen şehirde inşaatlarda çalışmış, duvarcılığı öğrenmiş Memed daha iyi bir yaşam umuduyla İstanbul’a gelir. Bir köylüsü ona büyük yıkımların yapıldığını, çok sayıda işçiye ihtiyaç olduğunu yazmıştır. İşçileşen Memed’ler yeni sahipler ve onların ayrıcalıklı çalışanları için İstanbul’u ve diğer şehirleri yıkıp yeniden yaparlar. Ülkeyi yeniden kuran Memed’ler ve Ayşe’ler ise kendilerine şehrin çeperlerinde bir göz konduyu ancak yapabilirler.
Romanda da anlatıldığı gibi İstanbul, 1950’lerde adeta yeniden fethedilir, talan edilir. Adnan Menderes, makam arabasıyla gezerek yıkılacak yerleri tespit eder, şehir planlaması onun isteklerine göre yapılır. Şehrin asli unsurlarından gayrimüslimlerin canları, malları türlü hile, komplo ve katliamlarla alınır. Adnan Menderes ülkeyi fethe çıkmış işgal ordusu komutanı gibi açıklamalarda bulunmaktadır. İstanbul’un 1453’te Bizans’tan alınmasının yıldönümü tam da bu dönemde hatırlanır, ‘fetih kutlamaları’ geleneği icat edilir. Toprağından koparıp getirdikleri milyonlara şovenizmden, boş umutlardan başka verebilecekleri bir şey yoktur.
“Şah olacağız İstanbul’a şah”
Orhan Kemal’in romanının başkahramanı Memed’in cebinde köylüsünün mektubuyla geldiği Haydarpaşa Garı, yüzbinlerce yeni işçi adayı köylünün “şah olacağız İstanbul’a şah” hayaliyle sınıf atlama özlemleriyle birlikte geçtiği bir kapı olur. O kapıdan geçen kimse o haliyle kalmaz
Memed de bu dönüşümü bir şekliyle yaşar. Orhan Kemal romanında bu dönüşümü dönemin gerçekleriyle paralel bir şekilde anlatır.
Kökünden koparılıp, şehre göçertilen hiçbir hukuki ve teknik güvencesi olmayan kondularda yaşayıp yine güvencesiz işlerde çalışan halk da zorlanmaktadır. Köylülükten işçiliğe geçişi bir insan ömrüne sığacak kısalıkta yaşamaktadır. Ancak yine de kesin bir dönüşüm yoktur. Emeğiyle geçinmektedir ama köyüyle bağı da sürmektedir Diğer yandan da şehre gelmek onun bilincinde daha iyi bir noktadayım düşüncesi yaratmaktadır. Şehir yaşamı onda küçük burjuva özlemleri doğurmuş ve büyütmüştür. Örgütsüzdür. Köylüsünden başka kimseyi tanımamakta, mahallesini ona göre seçmektedir. Ancak şehir herkesi değiştirmekte köylüsünü de tanıyamamaktadır. Kapitalist ilişki ve çelişkilerin daha açık, daha baskın yaşanması insanın insanla kurduğu her türlü ilişkiyi paraya indirgemektedir. Geçmişten gelen her türlü bağ, değer ve kültür bunun karşısında duramamakta ya aşınmakta ya da ortadan kalkmaktadır. Ama asalak egemen sınıfta olmayan bir şey vardır onda: EMEK. Yeni egemenler onun toprakla bağını –tümüyle olmasa da– koparmış, onu emeğiyle baş başa bırakmıştır. Emeğiyle yeniden var olmak durumundadır.
Niye gelişmiş bir denizcilik sektörümüz yok?
Ülkemizde kapitalizmin böyle yukarıdan ve çarpık bir şekilde gelişmesi burjuvazinin ekonomiye mutlak hâkimiyetini de engeller. Bunun başlıca sebebi emperyalizmin öncelikleridir. İşbirlikçi tekelci burjuvazi emperyalizme bağımlıdır. Onun çıkarları doğrultusunda kimi sektörler gelişmekte, fakat bağlantılı başka sektörler gelişmemektedir. Örneğin ülkemizde bağımlı bir otomotiv sektörü o tarihlerde başlar, fakat üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmamıza karşın gemicilik sektörü nedense hiç gelişmez. Emperyalizm bu ülkede neyi önemsediyse, neyi daha kârlı gördüyse o daha çok gelişir. Tüm bu tercihler, yetersizlikler ekonomide mutlak hâkimiyeti sınırlamaktadır. Çok kazandırmaz denilerek boş bırakılan sektörler ara kesimlerce doldurulur.
Kapitalizm doğası gereği asıl olarak iki sınıflıdır. Burjuvazi ve işçi sınıfı. Ara bir kesim olarak küçük burjuvazi, burjuvazinin ayrıcalıklı çalışanlarından, kırdaki ve kentteki küçük üreticilerden, küçük sermaye sahiplerinden oluşur ve işçi sınıfından görece farklı imkânlara sahiptir. Ülkemizde ise kapitalizmin çarpıklığı bu kesimin çapını artırmıştır. Boşluk, ara kesimlerin varlığını kısmen sürdürmesine imkân tanımaktadır. Türkiye kapitalizmi, köyünden koparıp şehre sürüklediği kitleleri tümüyle mülksüzleştirebilecek, bir başka deyişle işçileştirecek güçte değildir.
Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi geçti
Bu sebepler küçük burjuvazinin yaygınlığının ekonomik temellerini oluşturur. 1970’lerde darbeci generallerin söylediği “Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi geçti” sözü tam da bunu anlatır.
Küçük burjuvazinin yaygınlığına bir de küçük burjuva yaşam biçimi ve özlemleri de eklemek gerekir. Küçük burjuvazi, burjuva yaşam biçiminin, topluma aktarılmasında köprü olur. Emeğinden başka hiçbir şeyi olmayan milyonlar da küçük burjuvalar gibi düşünmekte ve yaşamaya çalışmaktadır. Ülkemizde sınıflar arasında asansörler vardır. Düzen yaşamında sınıf atlama özlemi gözünü yukarı diktiği için hep yukarı çıkanlar görülür, aşağı inenler hiç görülmek istenmez. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde “ülkemiz küçük burjuvalar ülkesidir” sözü daha anlaşılır olur.
1950’den günümüze halk ve egemenler arasındaki mücadelenin temel ekseni bu gerçekler etrafında şekillenir. Köyünden koparılıp şehre göçertilen halk, bir anda büyükşehirlere sahip olan ama şehir nüfusunu köleleştirmeyi ve yönetmeyi başaramayan, darbe üzerine darbe yapan egemenler, kanayan bir yara gibi boşalan köyler ve doldukça dolan şehirler.
Halk, bu tabloda işçileşmeyi hiç kabul etmedi. Yükselen devrimci ve sol mücadelenin öncülüğünde kaynaştı, yerini aldı, en değerli evlatlarını bu uğurda kaybetti ancak egemenlerin korkulu rüyası olan bir geleneği yaratmayı başardı. Bu mücadele, ülkemizde ezilen tüm kesimlerin mücadelesine yeni bir tarz kazandırdı.
Egemenler ise onun emeğine ve birikimine türlü şekillerde el koyarak talan zihniyetini sürdürdü Onun düzen özlemlerini, sınıf atlama hayallerini kışkırtarak birikimlerine el koydu. 12 Eylül’le beraber başlayan yüksek vergi uygulamaları, kredi kartı ve tüketim kültürünün yaygınlaştırılması, banker veya batık banka olayları vb. Bu adeta üretimde artı-değerin istediğim kısmına el koyamıyorsam, başka türlü el koyarım anlayışıdır.
Bu ekonomi-politik sürerken diğer yandan buna karşı mücadele edenler her türlü zulmü görmüş, halk, devrimci fikirlerden uzak dursun diye her türlü gerici düşüncenin önü açılmıştır: Dini inançların daha gerici bir tarzda kullanılması, faşist düşüncelerin yaygınlaştırılarak halkın birbirine ve başka halklara düşman edilmesi, devletin buna uygun bir şekilde halka karşı daha merkezi ve baskıcı bir tarzda örgütlenmesi bu dönemde başlamıştır.
Mülksüzleştirme proleteryayı büyütecek
Bugün egemenler yeni bir fethe çıktılar: Kentsel dönüşüm. Yaklaşık 7 milyon ev yıkılacak. Kaba bir hesapla Türkiye’deki iki evden biri yıkılacak. Bu halkın birikiminin talan edilmesidir. Bu gecekondularda mücadele ile yaratılan değerlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu insanların borca batmış bir halde “nohut oda bakla sofa”larda tecrit ve terbiye edilmesidir. Köleliğe ‘ikna’ edilmesidir.
Birşey üret(e)meyenlerin halkın ürettiklerine ecdadları gibi el koymaktan başka bir şansları yoktur. AB ve ABD ya da bir başka deyimle IMF ve Dünya Bankası ülke nüfusunda köylülüğün % 10’un altına düşmesini dikte ediyor Türkiye’ye.
Şehirler bir kez daha büyüyecek, kırlar insansızlaşacak. Egemenler kendilerini neleri beklediğinin farkında. Emperyalizme dayanarak ülke yönetmenin bir bedeli var bu bedel yine halka ödetilmeye çalışılacak. Düne göre verebilecekleri daha az, almak istedikleri ise daha fazla. Bu kadar büyük nüfusu yönetmek, sömürmek; onların elinden değerli ne varsa alarak, onları borçlandırarak ve kaderine razı ettirerek mümkün olacak.
Herşey bunun için yapılıyor. Şeker pancarı üretmenin adeta yasaklanarak halkın ne idüğü belirsiz Cargill şekerine mahkum edilmesi, gıdada dışa bağımlılığın kalıcılaştırılması, küçük yerel yönetimlerin kapatılarak büyüklerin daha da büyütülmesini ve merkezileşmenin artırılmasını esas alan yeni yerel yönetim yasaları, mortgage-konut kredisi düzenlemeleri, 4+4+4 ile kindar ve dindar nesiller yetiştirme projesi ve tabii kentsel dönüşüm yasası.
Tüm bunlar egemenlerin planladığı haliyle olduğunda emperyalizmin ve işbirlikçilerinin hayalindeki Türkiye gerçek olacak. Daha köleleşmiş, daha borçlu, daha kötü koşullarda yaşayan, daha çok acı çeken ama itiraz etmeyecek kadar kadere inanan bir halk, fakat yanıbaşındaki komşusuna düşmanlaştırılmış bir halk ve elbette karlarına kar katan egemenler.
Bu mümkün müdür? Tekrar Orhan Kemal’in romanına dönelim. Yüzbinler, milyonlar Haydarpaşa Garı’ndan İstanbul’a geldi. Ne onlar aynı kaldı. Ne İstanbul. Ne diğer şehirler, ne de Türkiye aynı kaldı. Biz halk olduk, bir kez daha birlikte mücadeleyi öğrendik. Onlar zulüm ve sömürüden başka birşey yapmadı.
Şehirleşme ve devrimcilik
Bugün emperyalizm, müzmin hastalığı ürettiklerini satamamanın pençesinde, krizini sömürgelerine ihraç ediyor. Bunlardan biri de biziz. Fethedilmek istenen evlerimiz, cüzdanlarımız, çocuklarımızın bilinçleri kısacası hayatlarımızdır. Hepimizi borçlandırıp, gerici düşüncelerle kaderimize razı ettirmeye çalışıyorlar. Evlerimiz, ev özlemimiz boynumuza bir köle boyunduruğu gibi asılmaktadır.
Bizleri evlerimizden sürmek, yerimize konmak istiyorlar. Bu büyük bir mülksüzleştirmedir. Emperyalizm namına girişilen bir talan girişimidir. Bu yalnızca bir kentsel dönüşüm değildir. Türkiye’de kentlerin doğuşu kapitalizmin ve faşizmin doğuşuyla eşzamanlıdır. Ama aynı zamanda ülkemizde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm düşüncesinin ve pratiğinin çağdaş anlamda doğuşuna da zemin sağlamıştır.
Buyrun beyler, Türkiye’deki her dört evin birine sahip bankalarınıza, tapuları değersiz kağıt parçalarına çeviren TOKİ’nize, halkın cebindeki plastik kredi kartlarınıza güveniyorsunuz. Her söze ‘hayırlısı, nasip, kader’le başlayan ve bitiren gericiliğinize güveniyorsunuz. Yetiştireceğiniz kindar nesillere güveniyorsunuz. Bankalarınızda sermaye birikirken öfke de birikecek bir yandan. O öfke bizi birleştirecek sizi yakacak. Buyrun aynı şehirlerdeyiz.
Biz Bizans değiliz, surlarımız yok. Halkız. Her yerdeyiz. [1. Bu yazı, ilk olarak 22 Kasım 2012 tarihinde kendisandalyemiz.org‘da yayınlandı, Siyasol için düzenlendi ve aşağıdaki bölümle güncellendi.]
Gezi yol gösteriyor
Bu yazı Gezi Ayaklanması’ndan önce yayınlandı. Gezi, yazıyı bir yandan doğruladı bir yandan da temize çekti. O tarihte taslağa aldığım ama yayınlanmış son halinde yer almayan bir yan vardı. Yükselen AVM’lerin, TOKİ binalarının Suriye halkını katleden bombalarla, emperyalizme paralı askerlik yapan cihadçı katillerle ilgisi. Bizim boğazımıza çöken banka kredileri ile Suriye’de halkın boğazına dayanan bıçağın sahibi aynı eldi.
Yazı özellikle son paragrafıyla tartışıldı. ‘Feth’in yıldönümünde halk, Bizans’ın yeni sahiplerine başkaldırıyordu. Bu öfke bir yere gitmiş değil. Türkiye kapitalizmi, küçük burjuva kesimleri hiç olmadığı kadar yoksullaştırmaya başladı, yoksul kesim ise bitmeyen, çıkış kapıları iyice kapatılmış bir yoksulluk içinde. Şehirlerde öne çıkan çelişki giderek keskinleşiyor.
Oligarşi buna karşı 3 yola başvuruyor, halkı inançlarına ve milliyetlerine göre kamplaştırmak, dinin afyon tarafında dozu artırmak. Bir üçüncüsü ve en önemlisi ise Gezi’yi dağıtmak.
Gezi 10 milyon insanın doğrudan katıldığı büyük bir ayaklanmaydı. Hiçbir kesim buna kayıtsız kalamadı. Bu kitlenin ezici bir çoğunluğu ise örgütsüzdü. Halkın önüne konan iki seçim sandığının ardından potansiyel dağılmak bir yana daha da büyüdü.
Devrimci düşünce çok geniş kesimlerle buluşma şansını yakalamış durumda. Egemenler, muhalif güçler arasındaki ayrımı körükleyerek bunu engellemeye, yıkılan duvarları yeniden yapmaya, kendi tabanını sağlamlaştırmaya çalışıyor.
IRA kadrolarından Tommy McKearney, kendi tarihlerini ele aldığı kitapta, IRA’yı salt askeri bir örgüt olmaktan çıkarıp, halk hareketine dönüştüren 1969 Kuzey İrlanda eylemlerinde halkın ileri fikirlere olan yoğun ilgisinden bahseder. Halk o yıllarda, daha öncesinde ve sonrasında olmadığı kadar, radikal fikirlere açık olmuştur. Sosyalist Tommy McKearney’a göre IRA bu fırsatı kaçırmış, Katolik kesimin dışına çıkmayı denememiştir.
Gezi, meydanlardan, mahallelere asıl olarak da Alevi-sol mahallelere çekildi ama hakkını verelim vuruşa vuruşa çekildi.
Yoksullaşan ve Gezi’ye destek veren küçük burjuvaziye şiddetten uzak durması öğütlendi. Düzen ‘sol’u CHP yerine HDP alternatif olarak gösterildi. Bu kesimin yaşam biçimi, standardı hala tehdit altında, çocuğunu üniversiteden mezun etmesi için gereken para hem kendi hem de çocuğunun ömrünü ipotek altına alacak kadar büyüdü. Sahip olduğu tapu değersiz bir kağıt parçası oldu, sahip olduğu meslek değersizleşti. Muhalif kesimde büyüyen ayrım ve tartışma en çok onun kafasını karıştırıyor ve en çok o kafa karıştırıyor.
Gezi’yi bir komüne çeviren ve parktan en son çıkan devrimcilerin öncülüğünde özellikle yoksul sol-Alevi mahallelerde devrimci politik bir kitle hareketi büyüyor. Af Örgütü Haziran 2014’te AKP’ye bir rapor verdi “Çatışma siyasetine ve sokağa çıktıklarında şiddetle karşılaşacakları fikrine alışık siyasileşmiş yeni bir neslin oluşması oldukça endişe verici ve bu AK Parti iktidarı için çok daha endişe verici olmalı.” dedi raporda. Bu kaygı sadece Af Örgütü’ne özgü bir değil. Emperyalist ülke temsilcilerinin benzer uyarıları basına yansımıştı.
Ortadoğu’da AKP kundakçılığı ile büyüyen savaş, bu savaşta Türkiye aracılığıyla cepheye sürülen Selefi cihadçılar AKP’nin dış politikasından ibaret değil. Bugün Suriye’de cihadçıların sosyal medya hesaplarından Okmeydanı hedef gösteriliyor, Gazi hedef gösteriliyor, Kürt halkının teslimiyete ayak uyduramayan yanı Lice’de, Kobane’de katlediliyor.
Bundan 14 yıl önce IŞİD’i, diğer El Kaidecileri kıskandıracak bir vahşetle devrimcileri hapishanelerde işkenceyle öldürmüşlerdi. Maksatları devrimciliği bitirmekti. Bitmedi, bugün milyonlara ulaşma şansını yakaladı. Uyuşturucu mafyasıyla, kentsel dönüşümle dağıtılacak mahalleler de yarın onlara misliyle geri dönecek. Devrimciliği doğuran zemin daha da büyüyecek.
Ortadoğu’daki örgütlerde olmayan çok değerli bir şey var bu politik devrimci kitle hareketinde, kendi başına düşünebilme ve hareket edebilme yeteneği. Dün bir fidanken bugün dallanıp budaklanan, meyveye duran ağacımızı budamak isteyenlere, gölgesini dağıtmak isteyenlere karşı durmanın, milyonları birleştirmenin sırrı bu yeteneği kullanmakta saklı.

One thought on “Fetih”