“Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii; ama anlarlar… Orada birisi farklı yürüyordur.”
Başaran Aksu’nun kitabı Soma maden havzasında maden işçilerinin içinden çıkan iki işçi önderini anlatıyor. Tahir Çetin ve Ali Faik İnter. Bir Sovyet işçi romanı havasını başarıyla veren kitap bu işçilerin içinden çıktığı coğrafyayı da hakkıyla tasvir ediyor. Türkiye kapitalizminin emperyalizme bağımlı gelişiminin yarattığı mülksüzleştirme ve işçileştirme dalgalarının sonuncusunu yaşıyoruz. Bu işçileştirme dalgası İzmir, Manisa ve Balıkesir arasında uzanan havzada yarım insan ömrü içinde tarımla uğraşan insanları topraktan koparıp, yerin altına vahşi çalışma koşullarına yolladı. Bu havzanın kavşak noktası Soma 2014’te büyük bir işçi katliamına ev sahipliği yaptı.
Köylülüğün işçileşmesi Türkiye’nin yabancısı olduğu bir şey değil. Büyük şehirlerimiz kanayan bir yara gibi boşalan köylerden gelen insanların seçilmiş şehirlerin çeperlerine mahalle mahalle eklenmesiyle kurulmuş, emperyalist ekonominin ihtiyaçları doğrultusunda bu göç özellikle liman şehirleri etrafında yaşanmıştı.
Ruhu Olan Yollar kitabında gördüğümüz ise maden sektörünün insanları köyünde, ineklerini yetiştirdiği, bahçesinin bağının tarlasının olduğu yerde, elindekinin avucundakinin, emeğinin değersizleştirilmesi sonucunda toprağın altına girmeye mecbur bırakmasıdır.
1950’li yıllarda başlayıp ‘60’lar, ‘70’ler boyunca yaşanan göç ve şehirleşme Türkiye’de sosyal ve ulusal mücadeleye modern bir içerik, geniş bir kitle tabanı, gelişimin diyalektiğini kavrayan canlı fikirler ve bu fikirleri onurlu hayatlarıyla perçinleyen, etkileri bu mücadelenin boyutlarını aşan isimler kazandırdı.
İktidarın ve sermayenin bunun farkına vardığının ve gereğini yapacağının ilanı bir 12 Mart generalinin söylediği “sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi geçti” sözü oldu. Emperyalizmin desteğini, sosyalist kampın nötr tavrını arkasına alan Türkiye kapitalizmi darbelerle, kontrgerilla operasyonlarıyla, kitle katliamlarıyla, devrimci hareket içindeki tartışmaları krize çeviren müdahaleleriyle sosyalistlerin kitle tabanını ve etkisini daraltmayı başardı.
‘80’lerden itibaren sosyalist kitle tabanına baktığımızda gördüğümüz ağırlıklı olarak Aleviler ve Kürtlerin yaşam alanlarına doğru sıkıştırılmış, büyükşehirlerin bazı merkezi alanları dışında görünürlüğü kalmamış, başına vasi olarak bürokrat CHP’nin atanmak istendiği bir toplamdı.
Kuşkusuz ‘90’lar gösterdi ki devrimciler bu tablo karşısında pes etmedi ve yenilene kadar devam etti.
Bu kısa tarihçeyi hatırlatma sebebim Ruhu Olan Yollar kitabının yenilgiyle biten bu tarihsel dönemin bilince çıkmasının örneklerinden biri olarak Umut-Sen’in gelişimini de anlatması. Umut-Sen’in üçlü bir işe giriştiğini görüyoruz. Geçmişi tüm fraksiyonlarıyla saygıyla anmak, ölülerimizi zihnimizde de gömüp, yeni dönemi kavramaya ve buna uygun yöntemi üretmeye çağırmak. Bu yerinde işçileştirilen emekçilere doğru solun kitle tabanını geliştirecek bir huruca kalkışmak ve sonuncu olarak tüm bu tabanı Tahir gibi Ali Faik gibi yeni proleter işçilerin yaratacağı bir hareketle kucaklamak.
Peki bu politik hareket mevcut mu? Kitabın anlattığı dönemin üzerinden beş yıl geçti ve Umut-Sen yeni eylemlerle gelişti. Yine de proleter hareketi kurduklarını söylemiyorlar. Bu inşa faaliyetinin eksikliği ya da zayıflığı kitabın da kabul ettiği bir durum. Bu ekonomik demokratik mücadelelerin içinden filizlenen politik figürleri görmezden gelmek de Türkiye kapitalist sisteminin bağımsız politik bir hattın tüm veçheleriyle olgunlaşmasını bekleyeceğini düşünmek de hata olur.
Kitap inşa yolundaki bu soylu çabayı, bu çabanın olgunlaşmasını olanca açıklığıyla, bütün asıl, yan ve karşı karakterleriyle edebi bir şekilde resmetmekle kalmıyor aynı zamanda sosyalist hareketimizin hemen tüm bölüklerinde gördüğümüz devletin bildiğini ‘kuldan saklayan’ rapor geleneğinden de pozitif bir şekilde ayrışıyor.
İşçi sınıfının öz örgütü deyince bir çırpıda aklımıza gelen kelimelerin rapor, kadro, yapı vb gibi bir dizi bürokrasi kavramı olmasından herhalde ‘yolun neresindeyiz?’ sorusunda hep sol yapılar tartıya çıkarılır. Sayısı birkaç milyon olarak rahatlıkla tahmin edilebilen sol kitle tabanı ise konu edilmez. Orada kilit roldeki proleter bilince sahip insanlar konu edilmez. Onlar politikleşme sürecinde ağırlık merkezidir. Ho Chi Minh’in şiirindeki metaforla söyleyecek olursak ‘sel geri çekildiğinde etrafında toprağı tutacak olan yere saplı çubuklar’dır. Kitlenin teorik pratik bilinç düzeyi bu insanların çokluğuyla ölçülür, yapılar geçici bu insanlar kalıcıdır.
Kazım Koyuncu’nun deyimiyle onlar farklı yürüyenlerdir. Tahir’in ve Ali Faik’in onurlu hayatlarının aynasında kitabın cevabını göstermeye çalıştığı bir soru çıkıyor karşımıza. Mahir’in hayat gailesi dediği şey orta yerde dururken işçi sınıfı içinden proleter bilince sahip insanlar nasıl çıkabilecektir? Burada o kişinin çevresindekilerin desteğini, fedakarlıklarını özellikle de kadınların eşsiz rolünü görüyoruz.
Emekçilerin kendilerini gerçekleştirmesi, duvarlarını yıkması, özgür ilişkiler geliştirmesi daha baştan aile ve yakın çevre içinde engellenirken, kitapta da buna dair yaşanan olumsuzluklar olanca açıklığıyla paylaşılmış, başarılı örneklerin benzersiz, tekrarlanması imkânsız gibi resmedilmesinden uzak durulmuş. Kitap bu açıdan da ölülerimiz anlatılırken sıkça yapılan efsaneleştirme, sadece olumlulukları öne çıkarma kolaycılığına düşmemiş.
Maden işçileri önce mesafeli durup, sonra ikna oldukça örgütlenirken diğer yandan da örgütlenenler tehditleri ya da kazanımları gördükçe dağılıp uzaklaşabiliyor. Bütün bunlar İsrail’den ithal taktiklerle işçiler 7/24 kontrol altında tutulurken oluyor. Bu direnişlere karşı getirilen ekonomizm eleştirisi ise zayıf kalıyor, aksine ısrarlı bir şekilde çiğnenmemiş yolları hep birlikte çiğneme politikası var.
Çiğnenmemiş yollar çiğnendikçe politikleşme sürecine giren kitle de büyüyecek. ‘70’lerden başlayarak bunu sertçe önleyen oligarşik güçler bugün sola doğru politikleşme dalgalarını gözlüyor, onların karşısına sayısız yan yol, sayısız çeldirici inşa ediyor ya da böyle rollere teşne olanların önünü açıyor.
Emperyalizmin lojistik planlaması doğrultusunda belli koridorları ve liman şehirlerini birbirine bağlamayı önceleyen ruhsuz yollar yerine Ali Faik ruhu olan, doğayla iç içe, engebeli, bol virajlı ve zorluklarla dolu yollara çağırıyor okuru.